
5 days ago
Küresel Model Değişiyor!
Bugün uluslararası sistemde karşı karşıya olduğumuz tabloyu münferit krizlerin toplamı olarak okumak analitik bir hata olur. Trump’ın Çin’le yeniden angajmana yönelmesi, Putin’in Pekin’le eşzamanlı stratejik koordinasyonu, Tayvan çevresindeki muğlak caydırıcılık mimarisi, Ukrayna savaşının uzayan niteliği ve Orta Doğu’daki yeniden hizalanmalar, birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Bunlar, aynı tarihsel dönüşümün farklı coğrafyalardaki tezahürleridir.
Çünkü burada mesele yalnızca jeopolitik olayların toplamı değildir. Asıl mesele, uluslararası politik ekonominin kurucu parametrelerinin eşzamanlı biçimde değişiyor olmasıdır.
1945 sonrası inşa edilen düzen, yalnızca Amerikan askeri üstünlüğüne dayalı bir güvenlik mimarisi değildi. Aynı zamanda Bretton Woods sonrası finansal yapı, doların rezerv para statüsü, deniz ticaret yollarının güvenliği, enerji akışlarının görece istikrarı, üretimin küresel iş bölümüne göre coğrafi dağılımı ve düşük maliyetli sermaye rejimiyle işleyen bütünleşik bir ekonomik sistemdi.
Uzun süre bu model yüksek verimlilik üretti.
Ancak bugün aşınan şey yalnızca Amerikan hegemonyası değildir; bu modelin ekonomik mantığıdır.
İlk büyük kırılma pandemiydi.
Pandemi yalnızca küresel bir sağlık krizi değil, küreselleşmenin temel varsayımlarına yönelmiş yapısal bir stres testiydi. Uzun yıllar boyunca verimlilik ile dayanıklılığın birbirini tamamladığı varsayıldı. Oysa pandemi gösterdi ki hiper-optimizasyon aynı zamanda sistemik kırılganlık üretir.
Just-in-time tedarik zincirleri, tek merkezli üretim kümeleri, minimum stok mantığı ve maliyet minimizasyonu olağan dönemlerde yüksek performans yaratabilir; ancak sistemik şok anlarında aynı yapı ciddi kırılmalar doğurur.
Dolayısıyla pandemi yalnızca bir sağlık meselesi değil, küresel üretim modelinin düşünsel temellerine yönelmiş bir meydan okumaydı.
İkinci büyük kırılma para rejiminde yaşandı.
2008 sonrası dönem, klasik üretken büyümeden çok likidite destekli varlık enflasyonu dönemiydi. Özellikle gelişmiş ekonomilerde orta sınıf refahı, reel ücret artışından ziyade düşük faiz, kredi genişlemesi ve finansal varlık fiyatlarındaki yükseliş üzerinden taşındı.
Başka bir ifadeyle, birçok toplumda refah hissi üretkenlikten değil, finansal koşullardan beslendi.
Enflasyonun geri dönüşü bu modeli kırdı.
Bu nedenle mesele yalnızca merkez bankalarının faiz artırması değildir. Daha derindeki mesele, borçla finanse edilen tüketim modelinin yapısal sınırlarına ulaşmış olmasıdır.
Bugün birçok toplumda yükselen toplumsal huzursuzluğu yalnızca ekonomik göstergelerle açıklamak yetersizdir. Aynı zamanda siyasal temsil krizinden söz etmek gerekir. Trumpizm’den Avrupa’daki popülist yükselişlere kadar uzanan siyasi kırılmaların ekonomik zemini burada yatmaktadır.
Üçüncü büyük kırılma ABD-Çin ilişkisinin dönüşümüdür.
Uzun süre liberal uluslararası sistem, ekonomik karşılıklı bağımlılığın stratejik istikrar üreteceği varsayımıyla hareket etti. Ekonomik entegrasyonun çatışmayı azaltacağı düşünüldü.
Bugün bu varsayım geçerliliğini kaybetmiştir.
ABD artık Çin’i yalnızca ticari partner olarak değil, sistemik rakip olarak görüyor.
Ancak burada kritik olan, bunun klasik anlamda bir güç rekabeti olmamasıdır.
Bu, tekno-endüstriyel hegemonya mücadelesidir.
Yarı iletken üretim zincirleri, ileri litografi, veri merkezleri, bulut altyapısı, yapay zekâ işlem kapasitesi, nadir toprak elementleri, enerji altyapısı ve dijital ağ kontrolü, yeni jeopolitiğin asli unsurları haline gelmiştir.
Bu nedenle Tayvan yalnızca askeri bir dosya değildir.
Tayvan, küresel işlem kapasitesinin stratejik düğüm noktalarından biridir.
Bugünün rekabeti yalnızca enerji kaynakları üzerinde değil; hesaplama kapasitesi, veri işleme gücü ve teknolojik kontrol alanları üzerinde şekillenmektedir.
Dördüncü büyük kırılma yaptırım rejimlerinin sınırlarında ortaya çıktı.
Rusya örneği burada öğreticidir.
Beklenti, ekonomik izolasyonun hızlı sistemik çöküş yaratmasıydı.
Bu tam anlamıyla gerçekleşmedi.
Rusya ciddi maliyetler ödedi; ancak alternatif ödeme mekanizmaları, paralel ticaret ağları ve enerji yönlendirmeleriyle adapte olmayı başardı.
Buradan çıkarılacak sonuç yaptırımların etkisiz olduğu değildir.
Asıl sonuç, küresel ekonomik parçalanmanın yaptırımların mutlak etkinliğini zayıflatmaya başlamış olmasıdır.Bu, Pekin gibi büyük aktörlerin dikkatle izlediği stratejik bir derstir.
Beşinci ve belki de en kritik kırılma, jeopolitik dönüşüm ile teknolojik emek dönüşümünün aynı anda yaşanmasıdır.
Tarihsel sistem dönüşümleri devletleri zorlar.
Bugün farklı olan, toplumların da aynı anda yapısal dönüşüme zorlanıyor olmasıdır.
Yapay zekâ bu bağlamda yalnızca teknolojik inovasyon değildir; emek piyasasının yeniden fiyatlanmasıdır.
Sanayi işçileri küreselleşmenin baskısını önceki dönemde yaşadı.
Bugün benzer baskı beyaz yakaya doğru genişliyor.
Bu yalnızca istihdam sorunu değildir.
Bu, gelir dağılımı, sınıfsal hareketlilik ve siyasal istikrar sorunudur.
Bu çerçevede Trump’ın Çin’le aynı anda hem rekabet edip hem temas kurması daha anlaşılır hale gelir.
Çünkü hegemonik kapasite sınırsız değildir.
ABD aynı anda Ukrayna’yı yönetmek, Pasifik’i dengelemek, iç borç baskısını taşımak, sanayi dönüşümünü finanse etmek ve iç siyasi kutuplaşmayı yönetmek zorundadır.
Bu sürdürülebilir bir denge değildir.
Rusya’nın Çin’e yönelmesi de aynı mantıkla okunmalıdır.
Bu yalnızca diplomatik yakınlaşma değil; savaş ekonomisine stratejik derinlik kazandırma arayışıdır.
Çin’in iki tarafla da temas halinde olması ise hegemonik geçiş dönemlerinin klasik büyük güç davranışıdır:
Nihai düzen kurulmadan maksimum stratejik esneklik.
Buradaki temel soru artık şudur:
Yeni düzen çok taraflı istikrar mı üretecek?
Yoksa bloklaşmış, daha maliyetli ve daha düşük verimlilikli bir dünya mı ortaya çıkacak?
Çünkü halklar açısından belirleyici sonuç burada ortaya çıkacaktır.
Eğer dünya güvenlik öncelikli ekonomik modele geçerse maliyetler yapısal biçimde artacaktır.
Çünkü artık verimlilik değil, dayanıklılık satın alınacaktır.
Bu daha pahalı üretim demektir.
- Daha pahalı lojistik.
- Daha pahalı sermaye.
- Daha düşük büyüme.
Ve buna yaşlanan nüfus, yüksek kamu borcu, artan savunma harcamaları ve yapay zekâ kaynaklı emek baskısı eklendiğinde ortaya geçici değil, yapısal bir refah baskısı çıkar.
Bu nedenle bugünün esas ekonomik problemi yalnızca enflasyon değildir.
Yaşadığımız süreç uluslararası sistemin kurucu mantığının yeniden yazılmasıdır!
No comments yet. Be the first to say something!