Episodes

Jun 22, 2026

9 min

Artificial intelligence is not the real race.
Energy is.
The first country to commercialize fusion power may not simply generate cheaper electricity—it could secure a decisive advantage in AI, advanced manufacturing, defense technologies, and long-term economic competitiveness.
China is accelerating.The United States is betting on private innovation.Europe is building the world's largest fusion experiment.
A silent geopolitical competition is already underway.
Most people are watching AI.
Few are watching the technology that could determine who wins the AI era.
🎙️ New episode of Digital Diplomacy:The Global Fusion Race: Who Will Power the AI Century?

Jun 22, 2026

9 min

Jun 20, 2026

4 min

İran-ABD Anlaşması: Kazananlar ve Kaybedenler
ABD ile İran arasında varılan yeni mutabakat, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri değil, Orta Doğu’nun geleceğini ve küresel enerji dengelerini de etkileyebilecek bir dönüm noktası niteliği taşıyor.
Peki bu süreçten kim kazançlı çıktı? İran rejimi mi, Washington mı, yoksa daha istikrarlı enerji akışı bekleyen küresel piyasalar mı?
Bu bölümde anlaşmanın siyasi, ekonomik ve stratejik sonuçlarını; Hürmüz Boğazı’nın rolünü, İsrail’in güvenlik endişelerini ve bölgesel güç dengelerinde ortaya çıkan yeni tabloyu analiz ediyoruz.
İran neden masadan avantajlı kalkmış görünüyor? ABD ne elde etti? İsrail neden tatmin olmadı? Ve enerji piyasaları bu yeni dönemi nasıl değerlendiriyor?
Dijital Diplomasi’nin bu bölümünde, İran-ABD anlaşmasının kazananlarını, kaybedenlerini ve önümüzdeki döneme ilişkin olası senaryoları ele alıyoruz.

Jun 20, 2026

4 min

Jun 13, 2026

8 min

🌍 Eurasia is returning. But why is Central Asia becoming a critical hub in this new geopolitical landscape?
In this episode:▪️ The rising strategic importance of Central Asia▪️ The significance of the Middle Corridor▪️ The future of the Organization of Turkic States▪️ And the Eurasian vision of the Century of Türkiye
The future of Central Asia is the future of Eurasia. And Türkiye stands at the center of this transformation.
🎙️ New episode out now. #CentralAsia #Eurasia #CenturyOfTürkiye

Jun 13, 2026

8 min

Jun 12, 2026

4 min

Rockefeller to Musk: Who Will Own the Next Trillion Dollars?
From Rockefeller’s oil empire to Elon Musk’s AI, energy, and space ventures, every era has created fortunes around a defining resource. But what will power the world’s first trillion-dollar fortune?
In this episode, we explore how economic power evolved from land and trade to oil, software, artificial intelligence, and energy—and why the first trillion-dollar fortune may emerge from the technologies that redefine human productivity.

Jun 12, 2026

4 min

Jun 11, 2026

3 min

Artificial intelligence may create unprecedented wealth in the coming decades.
But there is a question that receives far less attention than technological breakthroughs, new AI models, or productivity gains:
Who will own that wealth?
As AI becomes more capable, governments, investors, and technology companies are beginning to confront a challenge that could reshape the global economy. The debate is no longer just about innovation. It is increasingly about ownership, power, and distribution.
 
Could AI create a new class of economic winners? Will citizens share in the gains? And why are some policymakers already discussing AI dividends and national AI wealth funds?
 
In this episode, we examine the economic and geopolitical battle emerging behind the AI revolution.

Jun 11, 2026

3 min

The Dept Trap!

Jun 10, 2026

Jun 10, 2026

4 min

The Debt Trap
Governments around the world are borrowing at record levels.
From the United States and Japan to Italy and France, public debt is rising faster than economic growth. As interest rates remain elevated, a critical question emerges:
How long can the global economy sustain the burden?
In this episode, we explore the growing debt challenge facing advanced economies and why it could become one of the defining economic risks of the next decade.

Jun 10, 2026

4 min

Jun 1, 2026

4 min

 21. yüzyılın en kritik jeopolitik rekabeti nerede yaşanıyor?
Bu bölümde, küresel güç mücadelesinin neden Atlantik’ten Hint-Pasifik’e kaydığını, ABD-Çin rekabetinin yeni boyutlarını ve bu dönüşümün uluslararası sistem üzerindeki etkilerini ele alıyoruz. Yapay zekâdan yarı iletkenlere, deniz ticaret yollarından stratejik ittifaklara kadar uzanan bu rekabetin Türkiye açısından ne anlama geldiğini değerlendiriyoruz.
 
 
 

Jun 1, 2026

4 min

May 16, 2026

7 min

Bugün uluslararası sistemde karşı karşıya olduğumuz tabloyu münferit krizlerin toplamı olarak okumak analitik bir hata olur. Trump’ın Çin’le yeniden angajmana yönelmesi, Putin’in Pekin’le eşzamanlı stratejik koordinasyonu, Tayvan çevresindeki muğlak caydırıcılık mimarisi, Ukrayna savaşının uzayan niteliği ve Orta Doğu’daki yeniden hizalanmalar, birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Bunlar, aynı tarihsel dönüşümün farklı coğrafyalardaki tezahürleridir.
Çünkü burada mesele yalnızca jeopolitik olayların toplamı değildir. Asıl mesele, uluslararası politik ekonominin kurucu parametrelerinin eşzamanlı biçimde değişiyor olmasıdır.
1945 sonrası inşa edilen düzen, yalnızca Amerikan askeri üstünlüğüne dayalı bir güvenlik mimarisi değildi. Aynı zamanda Bretton Woods sonrası finansal yapı, doların rezerv para statüsü, deniz ticaret yollarının güvenliği, enerji akışlarının görece istikrarı, üretimin küresel iş bölümüne göre coğrafi dağılımı ve düşük maliyetli sermaye rejimiyle işleyen bütünleşik bir ekonomik sistemdi.
 
Uzun süre bu model yüksek verimlilik üretti.
Ancak bugün aşınan şey yalnızca Amerikan hegemonyası değildir; bu modelin ekonomik mantığıdır.
İlk büyük kırılma pandemiydi.
Pandemi yalnızca küresel bir sağlık krizi değil, küreselleşmenin temel varsayımlarına yönelmiş yapısal bir stres testiydi. Uzun yıllar boyunca verimlilik ile dayanıklılığın birbirini tamamladığı varsayıldı. Oysa pandemi gösterdi ki hiper-optimizasyon aynı zamanda sistemik kırılganlık üretir.
Just-in-time tedarik zincirleri, tek merkezli üretim kümeleri, minimum stok mantığı ve maliyet minimizasyonu olağan dönemlerde yüksek performans yaratabilir; ancak sistemik şok anlarında aynı yapı ciddi kırılmalar doğurur.
Dolayısıyla pandemi yalnızca bir sağlık meselesi değil, küresel üretim modelinin düşünsel temellerine yönelmiş bir meydan okumaydı.
 
İkinci büyük kırılma para rejiminde yaşandı.
 
2008 sonrası dönem, klasik üretken büyümeden çok likidite destekli varlık enflasyonu dönemiydi. Özellikle gelişmiş ekonomilerde orta sınıf refahı, reel ücret artışından ziyade düşük faiz, kredi genişlemesi ve finansal varlık fiyatlarındaki yükseliş üzerinden taşındı.
Başka bir ifadeyle, birçok toplumda refah hissi üretkenlikten değil, finansal koşullardan beslendi.
Enflasyonun geri dönüşü bu modeli kırdı.
 
Bu nedenle mesele yalnızca merkez bankalarının faiz artırması değildir. Daha derindeki mesele, borçla finanse edilen tüketim modelinin yapısal sınırlarına ulaşmış olmasıdır.
 
Bugün birçok toplumda yükselen toplumsal huzursuzluğu yalnızca ekonomik göstergelerle açıklamak yetersizdir. Aynı zamanda siyasal temsil krizinden söz etmek gerekir. Trumpizm’den Avrupa’daki popülist yükselişlere kadar uzanan siyasi kırılmaların ekonomik zemini burada yatmaktadır.
 
Üçüncü büyük kırılma ABD-Çin ilişkisinin dönüşümüdür.
 
Uzun süre liberal uluslararası sistem, ekonomik karşılıklı bağımlılığın stratejik istikrar üreteceği varsayımıyla hareket etti. Ekonomik entegrasyonun çatışmayı azaltacağı düşünüldü.
 
Bugün bu varsayım geçerliliğini kaybetmiştir.
ABD artık Çin’i yalnızca ticari partner olarak değil, sistemik rakip olarak görüyor.
Ancak burada kritik olan, bunun klasik anlamda bir güç rekabeti olmamasıdır.
Bu, tekno-endüstriyel hegemonya mücadelesidir.
Yarı iletken üretim zincirleri, ileri litografi, veri merkezleri, bulut altyapısı, yapay zekâ işlem kapasitesi, nadir toprak elementleri, enerji altyapısı ve dijital ağ kontrolü, yeni jeopolitiğin asli unsurları haline gelmiştir.
 
Bu nedenle Tayvan yalnızca askeri bir dosya değildir.
Tayvan, küresel işlem kapasitesinin stratejik düğüm noktalarından biridir.
 
Bugünün rekabeti yalnızca enerji kaynakları üzerinde değil; hesaplama kapasitesi, veri işleme gücü ve teknolojik kontrol alanları üzerinde şekillenmektedir.
 
Dördüncü büyük kırılma yaptırım rejimlerinin sınırlarında ortaya çıktı.
 
Rusya örneği burada öğreticidir.
Beklenti, ekonomik izolasyonun hızlı sistemik çöküş yaratmasıydı.
Bu tam anlamıyla gerçekleşmedi.
Rusya ciddi maliyetler ödedi; ancak alternatif ödeme mekanizmaları, paralel ticaret ağları ve enerji yönlendirmeleriyle adapte olmayı başardı.
Buradan çıkarılacak sonuç yaptırımların etkisiz olduğu değildir.
Asıl sonuç, küresel ekonomik parçalanmanın yaptırımların mutlak etkinliğini zayıflatmaya başlamış olmasıdır.Bu, Pekin gibi büyük aktörlerin dikkatle izlediği stratejik bir derstir.
Beşinci ve belki de en kritik kırılma, jeopolitik dönüşüm ile teknolojik emek dönüşümünün aynı anda yaşanmasıdır.
 
Tarihsel sistem dönüşümleri devletleri zorlar.
 
Bugün farklı olan, toplumların da aynı anda yapısal dönüşüme zorlanıyor olmasıdır.
 
Yapay zekâ bu bağlamda yalnızca teknolojik inovasyon değildir; emek piyasasının yeniden fiyatlanmasıdır.
 
Sanayi işçileri küreselleşmenin baskısını önceki dönemde yaşadı.
 
Bugün benzer baskı beyaz yakaya doğru genişliyor.
 
Bu yalnızca istihdam sorunu değildir.
 
Bu, gelir dağılımı, sınıfsal hareketlilik ve siyasal istikrar sorunudur.
 
Bu çerçevede Trump’ın Çin’le aynı anda hem rekabet edip hem temas kurması daha anlaşılır hale gelir.
 
Çünkü hegemonik kapasite sınırsız değildir.
 
ABD aynı anda Ukrayna’yı yönetmek, Pasifik’i dengelemek, iç borç baskısını taşımak, sanayi dönüşümünü finanse etmek ve iç siyasi kutuplaşmayı yönetmek zorundadır.
 
Bu sürdürülebilir bir denge değildir.
 
Rusya’nın Çin’e yönelmesi de aynı mantıkla okunmalıdır.
 
Bu yalnızca diplomatik yakınlaşma değil; savaş ekonomisine stratejik derinlik kazandırma arayışıdır.
 
Çin’in iki tarafla da temas halinde olması ise hegemonik geçiş dönemlerinin klasik büyük güç davranışıdır:
 
Nihai düzen kurulmadan maksimum stratejik esneklik.
 
Buradaki temel soru artık şudur:
 
Yeni düzen çok taraflı istikrar mı üretecek?
 
Yoksa bloklaşmış, daha maliyetli ve daha düşük verimlilikli bir dünya mı ortaya çıkacak?
 
Çünkü halklar açısından belirleyici sonuç burada ortaya çıkacaktır.
Eğer dünya güvenlik öncelikli ekonomik modele geçerse maliyetler yapısal biçimde artacaktır.
Çünkü artık verimlilik değil, dayanıklılık satın alınacaktır.
 
Bu daha pahalı üretim demektir.
Daha pahalı lojistik.
Daha pahalı sermaye.
Daha düşük büyüme.
Ve buna yaşlanan nüfus, yüksek kamu borcu, artan savunma harcamaları ve yapay zekâ kaynaklı emek baskısı eklendiğinde ortaya geçici değil, yapısal bir refah baskısı çıkar.
Bu nedenle bugünün esas ekonomik problemi yalnızca enflasyon değildir.
Yaşadığımız süreç uluslararası sistemin kurucu mantığının yeniden yazılmasıdır!

May 16, 2026

7 min

May 11, 2026

4 min

İran lideri Mücteba Hamaney sosyal medyasa  “Yeni bölgesel düzenin habercisi” başlığını taşıyan Basra Körfezi–Hürmüz açıklaması yaptı , dünya enerji sistemi açısından doğrudan ekonomik ve jeostratejik sonuç üretebilecek bir çıkış!
Hürmüz Boğazı dünya ekonomisinin en kritik enerji geçiş noktalarından biri. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri ve LNG akışının önemli kısmı bu hatta bağlı. Bu nedenle İran’dan gelen “yeni bölgesel düzen”, “Körfez güvenliğini biz sağlayacağız” veya “ABD sonrası güvenlik mimarisi” söylemleri yalnızca ideolojik açıklamalar değil; enerji fiyatlaması, sigorta maliyetleri, deniz taşımacılığı ve küresel tedarik zincirleri üzerinde doğrudan etkili jeoekonomik mesajlar olarak görülüyor.
 
Bu tür açıklamaların kısa vadede ilk etkisi psikolojik ve finansal olur. Çünkü piyasalar doğrudan savaşı değil, belirsizliği fiyatlar. İran’ın Hürmüz üzerindeki kontrol iddiasını yükseltmesi:
 
• petrol fiyatlarında risk primi artışına,
• tanker sigorta maliyetlerinin yükselmesine,
• enerji taşımacılığı yapan şirketlerin rota ve güvenlik maliyetlerinin artmasına,
• Asya enerji ithalatçılarında tedarik endişesine,
• dolar bazlı enerji volatilitesinin büyümesine
neden olabilir.
 
Özellikle Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi Körfez petrolüne bağımlı ekonomiler, Hürmüz kaynaklı her gerilimi stratejik tehdit olarak değerlendiriyor. Çünkü alternatif enerji koridorları hâlâ sınırlı.
 
Ancak açıklamanın uygulanabilirliği daha karmaşık. İran tek başına Basra Körfezi güvenlik mimarisini değiştirebilecek kapasiteye tam olarak sahip değil.
 
Birincisi, Körfez’de hâlen güçlü Amerikan askeri varlığı bulunuyor. Katar, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri çevresindeki Amerikan askeri altyapısı tamamen ortadan kalkmış değil.
 
İkincisi, Körfez monarşileri İran’ın “bölgesel güvenlik liderliği” fikrine tarihsel olarak temkinli yaklaşıyor. Son dönemde diplomatik normalleşmeler yaşansa bile, özellikle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri İran’ın deniz güvenliğini tek başına belirlemesini istemiyor.
 
Üçüncüsü, küresel enerji sistemi Hürmüz’e bağımlı olsa da alternatif enerji koridorları geliştiriliyor. Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’e uzanan boru hatları, BAE’nin Fujairah çıkışı ve Doğu Akdeniz projeleri bu bağımlılığı azaltma amacı taşıyor.
Buna rağmen İran’ın tamamen etkisiz olduğu söylenemez. Tahran’ın gerçek gücü “tam kontrol” değil, “kesinti tehdidi” kapasitesidir.
 
Yani İran:
 
• Hürmüz’de tansiyonu yükseltebilir,
• tanker trafiğini yavaşlatabilir,
• sigorta piyasasını baskılayabilir,
• enerji fiyatlarında geçici şoklar yaratabilir,
• küresel piyasalara yeni risk primi ekletebilir.
Bu bile dünya ekonomisi açısından ciddi sonuç üretir. Çünkü modern enerji piyasasında yalnızca fiziksel arz değil, risk algısı da fiyatlanır.
Uzun vadede bu açıklamalar, ABD merkezli Körfez güvenlik sisteminin aşamalı aşınması ve çok kutuplu enerji düzenine geçiş tartışmalarının parçası olarak okunuyor. İran burada kendisini yalnızca bir devlet değil, “bölgesel düzen kurucu aktör” olarak konumlandırmaya çalışıyor.
Ancak bunun kalıcı ve uygulanabilir bir düzene dönüşebilmesi için yalnızca askeri kapasite yeterli değil. Körfez ülkelerinin siyasi kabulü, Çin’in ekonomik desteği ve küresel enerji piyasasının yeni dengeyi kabullenmesi gerekiyor.
Şu aşamada ortaya çıkan tablo, tam anlamıyla kurulmuş yeni bir düzen değil; stratejik meydan okuma ve psikolojik güç gösterisi niteliği taşıyan yeni bir jeopolitik baskı modeli.
BİZİ TAKİP ETMEYİ VE PAYLAŞMAYI UNUTMAYIN!
DİJİTAL DİPLOMASİ

May 11, 2026

4 min

May 7, 2026

2 min

“Üçüncü Körfez Savaşı”
Petrol yükseliyor.Enflasyon baskısı artıyor.Dünya halkları yoksullukta yen bir döneme giriyor.
Yeni podcast yayında.

May 7, 2026

2 min

Copyright Esen Ermiş Ertürk

Podcast Powered By Podbean

Version: 20241125